KIYAFETİN DİLİ: OSMANLI TOPLUMUNDA GİYİM-KUŞAMIN SEMBOLİK ANLAMI VE OSMANLI MODASINDA SOSYAL STATÜNÜN ŞİFRELERİ

 

Günümüzde kıyafetler, sadece kişisel tarzı yansıtmanın ötesinde, toplumsal statünün ve kimliğin önemli bir göstergesi haline gelmiştir. Moda dünyasında belli başlı markalar, kumaş türleri veya tasarımlar, insanların ekonomik gücünü, statüsünü ve sosyal çevresini sembolize etmektedir. Özellikle lüks tüketim ürünleri, giyen kişiye prestij kazandıran unsurlar olarak görülür. Bunun yanı sıra, belirli giyim kodları iş dünyası, akademik çevreler veya sosyal sınıflar gibi toplumsal yapılar içinde bir aidiyet ya da otorite simgesi olarak algılanabilir. Bu da giysinin, bireyin toplumdaki yerini görünür kılan bir araç olarak işlev görmesine yol açar.

Peki, bu durumun izdüşümünü geçmişte de bulabilir miyiz? Çok uzaklaşmamıza gerek yok. Kahveler-çaylar hazır, merakımız da güdülendiyse 18. ve 19. yüzyıl Osmanlı’sına bir yolculuğa çıkıyoruz.

Giyim-kuşam ve sosyal statü arasındaki korelasyon Osmanlı’da da söz konusuydu ve benzer kaygıları Osmanlı insanı da taşıdı. Sadece dönemin moda anlayışı günümüzden son derece farklıydı ve ünlü lüks hazır giyim markalarının yerini Frenk (Avrupalı) terziler almış durumdaydı.

Osmanlı toplumunda giyim-kuşam kişiler arasında sembolik sınırlar belirlenmesinde rol oynayan bir statü unsuruydu. Toplumda giyim; sınıfı, kişiliği, belirli gruplara ve kültürlere aidiyeti yansıtan önemli bir simgeydi. Örneğin kaftanlar kıyafet sembolizminin en büyük örneklerinden biriydi. Bir itibar göstergesi olarak görülürlerdi ve bunun en büyük sebebi de değerli kumaş ve aksesuarlardan yapılmalarıydı. Genel olarak kişinin statüsü kaftanın kumaşına ve desenine yansımıştı ve bu yolla gücünü gösterirdi.

Kaftan dışında diğer itibar unsuru kürktü. Kumaş gibi kürkün kalitesinde de kişinin statüsü belirleyiciydi. En değerli kürkler padişah için seçilirken geri kalanlar fiyatlandırılıp dükkânlara dağıtılırdı. Değer sırasına göre kürk çeşitlerinden bazıları; samur, su samuru, vaşak, kakum, karsak, tavşan, sansar, zerdava ve sincaptı. Bir hayvansever ve hayvan hakları savunucusu olarak, benim gibi okuyuculara I. İbrahim dönemini araştırmaktan uzak durmalarını öneriyorum. Kısaca bir geçecek olursak kendisi samur kürk hastası, yaz-kış sarayın her yerini samur kürkle bezemiş, samurcukların korkulu rüyası bir padişahımız. Neyse biz konumuza dönelim.

Kafada bir Osmanlı erkeği canlandırmaya çalıştığınızda illa ki kavuklu oluyor değil mi? İşte Osmanlı toplumunda erkekler tarafından başa takılan o kavukların şekli ve cinsi de herkesin sınıf ve mesleğine göre farklılık göstermekteydi. Her kavuk; bir sınıfın alamet-i farikası haline gelmişti ve birinin eline kendi sınıfının dışında başka bir sınıfa özgü bir kavuk geçmiş olsa bile kullanması yasaktı. Devlet görevlileri farklı şekillerde kavuklar kullanırlardı. İlmiye sınıfı mensupları da derecelerine göre değişik kavuklar kullanmışlardı. Kavuklar kendilerine mahsus renklerde yapılır, üzerine sınıfına göre sarık sarılırdı. Genelde üst sınıftakiler sıradan insanlardan daha büyük sarıklar takarlardı. Kavuğun şekli ve rengi giyen kişinin dini ve siyasi mensubiyetini gösterebilirdi. Örneğin Hz. Muhammed’in soyundan gelenler bazı minyatürlerde sarıklarının kumaşının altından seçilebilen yeşil kavuklarla görülür.

Saraylı kadınların ve zengin sınıfın başörtüsü süslemeleri de daha ihtişamlı yapılmıştır ve yine statü göstergesidir. Haremde yaşayan hanedan mensubu kadınlar ve harem personelinin kıyafetleri de konumlarına göre farklılık gösterirdi. Halka nazaran daha özenli ve özel olarak dokunmuş kaliteli kumaşlardan dikilmiş giysiler giyerlerdi.

Osmanlı'da tüm toplumlarda olduğu gibi zenginlikle doğru orantılı olarak kıyafet sayısı artar, kumaş kalitesi yükselir, kürk, kaftan gibi değerli eşyaların sayısı çoğalır, ithal kumaşlar ve ipek daha çok tercih edilirdi.

GİYİMDE İNANCIN İZLERİ: SOSYAL AYRIŞMA

Osmanlı toplumunda, İslâm toplumlarının genelinde olduğu gibi gayrimüslimlerin giyim kuşamda Müslümanlara benzememelerini sağlayan bazı kurallar söz konusuydu. Devlet; kamusal alanda nüfusun Müslümanlar ile gayrimüslimleri açıkça ayıran işaretler taşıması gerektiğini söylüyordu. Bu durum İslâm'ın üstünlüğünü görsel ve toplumsal olarak da güçlendirmekte, İslâm dininin bir statü getirdiğini belli etmekteydi. Tüm bunlar ise kıyafet kodlamaları ile gerçekleştirilmişti.

Gayrimüslimlerin kıyafetlerinde fark yaratmak için genelde kumaş çeşitleri, kalitesi ve renkleri hususlarında kısıtlamalar getirilmişti. Gayrimüslimlerin bazı renk ve kumaşları kullanmaları ve Müslümanların giydiği bazı kıyafetleri giymeleri yasaklanmıştı. Gayrimüslim gruplarının her biri de ait olduğu sınıf ve grubu yansıtan farklı renklerde kıyafet ve özel başlık giymesi gerekli kılınmıştı.

Abdülaziz Bey'in aktardığına göre 1000 tarihinde (Miladi 1592) Hıristiyanlar siyah, Museviler de kırmızı başlık giymeye başlamışlardı. Bir müddet sonra da Musevi takkeleri mora dönüştürülmüştü.

II. Mahmud'un hükümdarlığı 1835-1839 arası İstanbul'da bulunan Helmuth von Moltke, Türk esnasında kadınlarının sarı, Ermenilerin kırmızı, Rumların siyah, Yahudilerin mavi ayakkabı giydiğini belirtmişti. Aktardığına göre, 1838 senesinde gayrimüslim kadınların Müslümanlara mahsus olan sarı çedik ve pabuçlardan giyinmemeleri, gayrimüslimlere tahsis edilen siyah, güz renkten başka ferace giymemeleri ve Feracenin yakasının uzun ve harçlı olmaması talep edilmekteydi.

Bu konuya gayrimüslimlerin penceresinden bakacak olursak da özellikle gayrimüslim cemaatlerinin liderlerinin söz konusu durumdan hoşnutsuz olduklarını söyleyemeyiz. Tam tersi onlar da kendi cemaatlerini ayrı bir bütün halinde tutmak için onları diğerlerinden ayırma çabasındaydı. Bu görsel ve fiziksel ayrım cemaat dayanışmasını güçlendiriyordu. Bu noktada yapılan kodlamalardan gayrimüslim halkın topyekûn rahatsız olduğunu söyleyemeyeceğimizi de belirtmek gerekir. Örneğin, Yahudiler Tevrat'ta da yazdığı gibi, yaşadıkları yerlerin adetlerine uymazlar. Geniş kuşaklar, bol şalvarlar, geniş kollu gömlekler, koyu renk cüppeler ve silindir başlıkları giyerek özellikle Müslümanlara benzememek için çabalamışlardı.

RENKLERLE GELEN KİMLİK

Kumaş ve derilerin boyanması masraflı ve zaman alan bir işti. Bu sebeple renkli kıyafetler zengin tabakanın, özellikle de bunların arasındaki Müslümanların ayrıcalığı olmuştu ve yine bir statü göstergesiydi. Osmanlı giyiminde kullanılan bu renklerin hepsine bir anlam yüklenmişti ve bir kişinin kıyafetinin ya da ayakkabısının renginden, ait olduğu grubu anlayabiliyordunuz.

Busbecq Osmanlı'da siyah kıyafetlerin uğursuzluk olarak görüldüğünü ve sadece başına büyük bir talihsizlik gelmiş kişilere uygun olduğunun düşünüldüğünü aktarmıştı. Osmanlı minyatürlerini inceleyecek olursak da siyah, koyu mor ve lacivert gibi tonların yas ile özdeşleşmiş renkler olduğunu görebiliriz. Ama buna rağmen Busbecq seçkinler tarafından sevilen beyaz, turuncu ve gri renklerinden bahsederken, aralarına yasla olan bağlantısına rağmen koyu mavi ve moru da eklemişti. Bu renklerin çok tutulmasının sebepleri şüphesiz elde edildikleri iskerlet ve koşnilin masraflı olmasından kaynaklanmaktaydı. Maliye mor kumaşların saygınlık işareti olmasına katkı sağlamıştı.

Osmanlı sultanları tarafından çıkarılan kanun ve kurallarda kıyafet ve ayakkabılar için de renkler belirlenirdi. Zaman ve mekân farkı olduğunu belirttikten sonra söyleyebiliriz ki genelde beyaz sarık sadece Müslümanlar tarafından takılabilirdi. Yeşil sarıksa Hz. Muhammed'in soyundan gelenlerin ayrıcalığıydı. Osmanlı toplumunda koyu renk gayrimüslimlere yakıştırılmıştı. Özellikle de kasvetli bir renk olan siyahın kâfirlere uygun olduğu düşünülüyordu. Örneğin; 1800'lerin başlarında bazı Balkan şehirlerinde gayrimüslim ayakkabı imalatçıları sadece siyah ayakkabı yapabiliyorlardı. Müslümanlar ise sarı ayakkabı giyer ve bununla ayırt edilirlerdi. Ayrıca D'Ohsson ulemanın mavi, askerlerin bazılarının kırmızı renk çizme giydiğini yazar.

Sınıf hiyerarşisinin korunmasında ve kimlik, aidiyet yansıtmada kıyafetler araç olarak görülmüş ve renklerin anlamlandırılmasıyla, örneklerde de görüldüğü gibi kodlanmıştı.

REJİMİN KADINI GİYDİRMESİ: KAMUSAL ALANDA OSMANLI KADINI

Kılık kıyafetin toplumsal kimlik ilânı sayıldığı Osmanlı'da, gayrimüslimlerin yanı sıra en çok kurallara tabi olanlar da İslamiyet'te mahrem sayılmaları nedeni ile kadınlardı. Erkeklerin nazarında tamamen görünmez olmaları beklenirdi ve bu sebeple de yine tamamen örtünürlerdi. Kural buydu. Özellikle 1700'ler ve 1800'lerde sokak giysilerini hedef alan çok sayıda düzenleme söz konusu olmuştu. Bu yüzyıllarda giyilen giysilerin, giyen kadını bütünüyle görünmez kılması lazımdı. Altını çizmek gerekiyor ki Osmanlı; kadının sadece kamusal alandaki giyimiyle ilgilenmişti.

Kadın giyimine yüklenen anlamlardan, Lady Montagu'nun mektuplarından yola çıkarak fikir edinebiliriz. İngiltere elçisi olan eşiyle beraber İstanbul'a gelen ve bir süre burada yaşayan Mary Wortley Montagu; 18. yüzyıl başlarında kadınların giyimiyle ilgili önemli bilgiler vermektedir. Sokak giysileri ile ilgili şunları aktarmıştır: "Hangi toplumsal konumda bulunursa bulunsun hiçbir kadın müslin (ipekli, ince Musul kumaşı) ya da yaşmak takmadan dışarı çıkamaz. Yaşmağın bir bölümü gözler dışında bütün yüzü örter, diğeri de saçları gizler ve arkadan bele kadar Sarkar. Beden ferace ile gizlenir; kadın feracesiz sokağa çıkamaz. Feracenin yenleri dar ve parmak uçlarına kadar uzundur; kışın çuhadan, yazın ince bir kumaştan veya ipekliden yapılır. Bu tür giyinme biçimi soylu bir kadın ve kölesini birbirinden ayırmayı olanaksız kılacağından, en kıskanç kocalar bile sokakta karılarını tanıyamazlar."

Parisli Avukat Jean-Antoine Guer de aynı döneme dair gözlemlerini şu şekilde aktarmıştır: "Kadınlar sokakta ancak gözlerinin altından karınlarına inen çift muslinden bir yaşmakla dolaşabilirler; vücutları çuha bir ceketle örtülmüştür. Yaya dolaşanlar kısa bot ve bacaklarını çamurdan korumak için sarı marokenden terlik giyerler; ama bu durum yalnızca kocalarından haftada iki defa hamama ya da Ramazan ayında mukabeleye ya da vaiz dinlemeye gitme izni koparabilmiş vasat düzeyden zengin olmayan kadınları kapsar."

Montagu ve Guer'in gözlemlerinde de gördüğümüz üzere kadının, Osmanlı toplumu içindeki konumunun, kıyafetlerinden belli olması istenmişti. Namusunu örtünerek kanıtlamaktaydı. İdeal olan kadının hiçbir yerinin görünmemesiydi. Guer'in de bahsettiği gibi sokağa çıkmaları kocaları tarafından sınırlandırılan kadınlar, ayrıca devlet tarafından çıkarılan bir dizi fermanla da kısıtlanmıştı. 18. yüzyılın oğlu dönemlerinde çıkarılan fermanlar giyim kuşamla alakalı yapılmış ihlallere verilen, denenip doğrulanmış bir cezalar yelpazesini yansıtır. Para cezaları, falaka, gözaltı, şehirden ve mahalleden uzaklaştırma gibi basit ve nispeten pahalıya patlamayan cezalar en yaygın olanlarıdır.

Peki bir kadının giyimi iffetlilik dışında bize neler gösterebilir? Toplumdaki statü mücadelesinde nasıl bir etkiye sahiptir? Kadın giyimi devlet nezdi ve kamusal alan dışında, kadınların kendi aralarında da statülerini belirleyen bir unsurdu. Bir kadının kıyafetleri dostları tarafından iffetliliğin yanı sıra zenginlik ve şıklık açısından da değerlendirilir. Kadınlar arasında bir bağlantı ağı söz konusudur. Bu sosyal bağlantı ağları sayesinde birbirlerinin statülerini yaratır ve yayarlar.

OSMANLI GİYİMİNDE BATI RÜZGÂRLARI: DEĞİŞİM VE DÖNÜŞÜM

Osmanlı halkının kıyafet alışkanlıklarında yaşanan değişim, bu dönemde yaşanan sosyal, ekonomik ve siyasi gelişmelere dayalı olarak gelişmişti. 19. yüzyılda gayrimüslimlerin rolü ve ekonomik güçlerinin devlet bünyesinde artması da dengeleri etkilemişti. Yaşanan bu gelişmeler tüketim alışkanlıklarının değişip gelişmesine neden olmuştu. Özellikle 1839 yılında Tanzimat'ın ilanından sonra Osmanlı toplumu Batılı bir yaşam tarzını benimsemeye başlamıştı. Kısa bir sürede, Osmanlı toplumu da Avrupa'dan kaynaklanan moda akımlarından etkilenir bir hale gelmişti. Bu etkileşimin bir sonucu olarak, Osmanlı giyiminde hızlı bir Batılılaşma etkisi görülmüştü.

Diplomatik ve ticari ilişkilerin etkisiyle Osmanlılar Batı modasıyla tanışmaya başlamışlar ve özellikle ticaret Ağının genişlemesiyle birlikte ithal ve lüks kumaş ve kıyafetlerin ulaşılabilirliğinin artmasıyla elitler, statü sembolü olarak gördükleri bu kıyafetleri giymeye başlamışlardı. Modernleşme süreciyle birlikte tüketim de artmış, devlet bunu kontrol altına almaya çalışmıştı. Daha önce incelediğimiz konularda devletin giyime müdahalesinin sadece dinî veya ahlaki gerekçelerle olduğunu görmüştük. Bu süreçte ise tüketimi azaltmak ve lüksü kontrol altına almak adına iktisadi nedenlerle nizamnameler çıkarmaya başlamıştı. Düzenlemelerin israfı önlemek gibi yine dini bir boyutu da vardı. Hangi cins ya da sınıfa mensup olursa olsun bu dönemin en yaygın söylemi giyimde gösteriş ve lüks tutkusunun baş gösterdiğiydi. İnsanlar sınıf hiyerarşisinde, mensubu olduğu grubun üstündeki tabakayı taklide girişmiş, bunu da kıyafet yoluyla yapmıştı. Üst sınıf gibi giyinmeye çalışan hizmetkâr ve esnaf borca girmişti. II. Mahmud döneminde tarihçi Şanîzade de bu konuya yer vermiş, halkın çoğunun fakir olmasına rağmen lüks giyinmeye meylettiğini yazmıştı.

Modernleşme sürecinde kadın giysisinde de değişimler gözlemlenmişti. Şalvar, gömlek, entari ve hırkadan oluşan kadın giysisi, 1850'li yılların sonlarına kadar bu biçimini korumuştu. Ama bu tarihlerden itibaren bir geçiş dönemi yaşanmış, geleneksel ile Avrupai unsurların bir arada kullanıldığı kıyafetler giyilmiştir. Dantel, kazık ve korsaj gibi değişimler yaşanmıştır. Değişimler ilk olarak özellikle sarayda baş göstermiştir. Enver Ziya Karal, giyim kuşamdaki değişimin, Abdülmecid (1839- 1861) döneminde başladığını, iç giyim, korse ve eldivenin bu dönemde ithaline başlandığını ve bunların önce sarayda daha sonra da paşa ailelerine yayıldığını açık bir şekilde belirtmiştir. Kadın giyiminin tam Avrupai şekle bürünmesi; yani tek parçalı elbiseler veya etek ceketten oluşan ikili takımların kullanılması, Sultan Abdülaziz (1861-1876) dönemine denk gelmektedir. Bunun örneğini ve geleneksel ile Avrupai arasındaki ikilemi Leyla Saz'ın anılarında görmekteyiz. 1867'de Sultan Abdülaziz'in Avrupa seyahati dönüşüne dair anılarında Leyla Saz, saraydaki hanımların özel bir karşılama töreni yaptıklarını ve Çoğu sultanı Avrupai kıyafetler içinde karşıladıklarını ama yaşlı kalfaların ise geleneksel entarileri içinde olduklarını yazmıştır.

Saraylı kadınlar ve başkentin elit kadınları, 1870'ten itibaren Paris modasını izlemişlerdi. Bu modanın gereği olarak; iki parçalı, kabarık kollu, etekleri arkadan kabarık özel kesim elbiseler giymeye başlamışlardı. Zeynep Hanım topuklu ayakkabıların pabuç yerine geçtiğini, şalvar ve entarinin terk edildiğini, Paris'ten kıyafet ısmarlanmaya başladığını ve bir süre sonra orta sınıfın saraylı kadınları taklit ederek Batılı kıyafet de giyinmeye başladığını yazmıştır.

Modernleşme ile birlikte giyim kuşamın değişmesinde teknolojinin de rolü büyüktü. 1870'lerden itibaren dikiş makinelerinin de Osmanlı'ya gelmesiyle birlikte, değişim süreci hızlanmıştı. Isınma teknolojisinin gelişmesiyle beraber de kat kat giyilen kıyafetlerin terki ve daha rahat, konforlu, şık kıyafetlerin kullanımı söz konusu olabilmişti. Bu sayede de önceden soğuktan korunma amacı güden giyim, artık estetik algı ve gösteriş unsuru olarak daha rahat bir şekilde kullanılmaya başlanmıştı. Edmondo de Amicis 1870 tarihinde İstanbul'a geldiğinde feracenin genelde Paris modasına göre dikilmiş elbise üzerine giyildiğini yazar. Feraceler de önceki dönemlerdekilerin aksine artık çok renklidir. Yabancı ülkelerden getirtilen ya da gayrimüslim gruplardan alınan saç, cilt bakımı, giyim tarzı, ev dekorasyonu gibi başlıkları konu edinen Figaro, Femina, Lecturs Pour Tous gibi dönemin ünlü kadın ve moda dergileriyle Avrupa'daki ünlü mağazaların resimli dergilerinin, reklam kataloglarının Osmanlı yaşamını belirli kalıplar, ürünler, tarzlar ve kesimler kapsamında biçimlendirdiği de vurgulanmalıdır. Bu kataloglardan seçilen her elbise, mobilya, makyaj malzemesi vb. yeni kimlik ve yaşam oluşturma çabalarını da beraberinde getirmişti.

Batılı giyim tarzının Osmanlı halkın ve bilhassa kadınlar arasında yayılması bazı çevreler tarafından müsriflik olarak değerlendirilip eleştirilmişti. Paris'in başını çektiği belli başlı moda merkezlerinden gelen kıyafetler yüksek kesim arasında giderek yayılmaya başlamıştı. Ahmed Cevdet Paşa da bu konuda Osmanlı'ya yurtdışından gelen elit hanımların İstanbul'da israf ve gösterişin, ithal giyime özenmenin artışına sebep olduğunu belirtir. Cevdet Paşa'dan bahsetmişken, Fatma Aliye'nin de Avrupai giyim ve moda konusundaki görüşleri dönemin anlayışını yansıtır niteliktedir. İthal giyime eleştiri getirmiş, yerli üretime şans verilmediğini iddia etmiştir. "Bizim kumaşların kabahati dayanıklı ve ucuz olması mıdır?" şeklinde bir soru yönelterek sözlerine başlayan Fatma Hanım şöyle devam eder: "İnsaf! Avrupa kumaşlarına gösterdiğimiz rağbetin yarısını kendi ürettiğimize gösterdik de onlar ürünlerini geliştirmediler mi? Üretilen mal satılmalı ki başka örneği çıkarılsın. Avrupa'ya mal ısmarlamaya üşenmiyoruz. Memleketimizden birine istediğimiz örnekte bir şey ısmarladık mı ki onlar yapmadılar diyelim? Hem de şimdiki halde bile memleketimizde bize yetecek kadar canfesler (eski ince ipekli kumaş), kumaşlar ve atlaslar dokunuyor. Özellikle bunları Avrupalılar beğeniyorlar da biz neden beğenmiyoruz. Zannediyor musunuz bu halimiz kendilerini taklide çalıştığımız Avrupalılara hoş görünüyor? Hayır, onlar bu konuda bizi ayıplıyorlar. Pek çok madamın sizin o kadar güzel kumaşlarınız var, biz onları Avrupa'ya hediye olarak gönderiyoruz, herkes beğeniyor, siz niçin giymiyorsunuz demelerine karşı mahcup olarak önüme bakıyorum." Tüm bu söylediklerine rağmen yabancı malları da tamamen reddetmemiştir ve bir sohbet sırasında yaptığı bu yorumlara şu sözleri de eklemiştir: "Yabancı mallardan giyinmek zorunda olduğumuz bazı şeyler de var elbet. Bunlar da fanila, çorap, basma, patiskadır. Zira bizde bunlar yok", "... yok o basmanın yerini tutamaz. Bir fakir arşını 60 paraya basma alır, yıkar yıkar giyer. İplik kumaşı ise o kadar serttir ki yıkandıkça daha beter olur. Yerli kumaş giymesi için Herkesten huzursuz olmak gibi bir fedakarlığı talep etmeye de hakkımız yoktur. Bak şurada kaç kişi patiska gecelikle oturuyoruz. Şimdi gecelik için bundan iyisi bulunabilir mi? Siz iplik kumaşını buna tercih edebilir misiniz?"

Ayrıca bu dönemde basılan moda ve kadın dergileri de kadınlar için bir kaynak niteliğinde olup Batılı tarzda giyim kuşamı teşvik ederek modanın yayılmasını sağlamıştı. Yüzyıl sonunda Hanımlara Mahsus Gazete'nin (1895) bir terzihane girişimi olmuştu. Osmanlı hanımlarını biçki ve dikişe alıştırmak için başlatıldığı öne sürülen bu girişim, dergi okuyucusu kadınların, dergide yayınlanan resimlerden seçmiş oldukları elbiselerin kâğıttan örneklerinin usta bir terzinin yardımıyla çıkarılmasından ibaretti. Örnekler, okuyucuların yollamış oldukları ölçüler esas alınarak herkes için ayrı ayrı özel olarak hazırlanacaktı. Çıkarılacak olan bu kâğıttan örneklerin bedeli ceket için 3 kuruş, etek için 3 kuruş ve hem ceket hem etek yerine geçen manto veya bütün bir kostüm için 6 kuruştu. Ayrıca isteğe bağlı olarak verilen ölçüye göre bir astar kalıbı da çıkarılabilecekti.

Bu dönemde düğün kıyafetleri de geleneksel kıyafetten, Batı tarzı kıyafete geçişi simgeler. 17. ve 18. Yüzyıllarda Osmanlı'da gelinlerin kullandığı kırmızı gelinlik duvağı, 19. yüzyıl ortasına kadar devam etmişti. Türklerde gelinlikler için seçilen renk uzun yıllardan beri kırmızı olmuştu. Osmanlı sarayı da gelinlikte renk olarak hanedan rengi olan kırmızıyı tercih etmiştir. Halk tarafından kullanılan gelinliklerde farklı renkli gelinlikler rastlanmasına rağmen açık renk gelinlikler 1870'lerden itibaren Batı etkisiyle giyilmeye başlanmıştı. İlk kez 1898 tarihinde II. Abdülhamid'in kızı Naime Sultan Kemalettin Paşa ile evlenirken, günümüzde de gelinlik denince akla gelen beyaz kumaştan gelinlik giymişti. Sarayda başlayarak yaygınlaşan beyaz gelinlik daha sonra vazgeçilmez bir hale gelmişti. Leyla Saz da 1857'de Refia Sultan'ın düğününe şahitlik etmişti. Anlatımlarına göre sultanın gelinliği şu şekildeydi: "Koyu mavi üzerine sırma, inci ve pırlanta çiçeklerle işlenmiş gelinliği üç etekliydi. Yakadan ve kollarından görünen ipek tül gömleğinin uçlarını ince danteller süslüyordu. Bot biçimindeki ayakkabısı da entarisinin kumaşından yapılmıştı. Entari renginde ince bürümcük duvağı da aynı işlemelerle süslüydü ve başında padişahın özel olarak yaptırdığı taç ile boynunda gerdanlık ve göğüslüğü vardı. Geleneksel kıyafetine rağmen, ellerine beyaz eldiven takmış olması Batı etkisinin ayrıntılarda başladığını gösteriyordu"

DOLCE & FERACE: OSMANLI'DA FRENK TERZİLER VE LÜKS MODA

Modernleşme döneminde terzilerin önemi kayda değer ölçüde artmıştı. Kadınlar biçki dikiş bilmelerine ve ihtiyaçlarını kendileri karşılayabilmelerine rağmen, modernleşme ile birlikte, hâkim moda olan Avrupa modasında kıyafet dikmek konusunda kadınların biçki dikiş kabiliyetleri tek başına yeterli olmamıştı. Ev hanımları, daha önce bahsettiğimiz Hanımlara Mahsus Gazete örneğinde olduğu gibi, modaya uygun giyinebilmek için kadın dergilerini takip etmiş, varlıklı hanımlar ise çözümü terzilerde bulmuştu. Bu noktada Frenk terzileri çok önemlidir. Osmanlı İmparatorluğu özellikle de İstanbul, 19. yüzyılda devrin lüks tüketim anlayışı sebebiyle terziler için çok aktif ve yoğundu. Önceleri "ısmarlama" diye tabir Edilen terziye diktirilmiş elbiseleri tercih etmeyen insanlar için artık durum değişmişti. Frenk terziler tarafından dikilmiş son moda, kaliteli bir elbise, sahibinin ne kadar şık, zarif, zevkli, zengin ve prestijli olduğunun bir göstergesiydi. Seçkinlik ve statü sembolüydü.

Pera civarındaki bölgeye yerleşmiş olan yabancı asıllı terziler ve Avrupa ile bağlantıları bulunan Osmanlı azınlıklarına mensup terziler kanalıyla İstanbul'a ulaştığından, Osmanlı hanımları da bu ecnebi veya ekalliyet (azınlık) mensubu terzileri tercih etmekteydi. Kısacası modistre adı da verilen bu Frenk terzileri İstanbul'un moda piyasasına kayıtsız şartsız hakimdi. Bu terzi sektörü özellikle yüksek tabakadan gelen kadın müşterilere hitap ediyordu. Bu meslek grubunun özellikle Osmanlı hanımları ile içinde bulundukları ilişkiler bize çok fazla bilgi veriyor. Semiha Hanım'ın o dönemde Frenk terzilerle Müslüman Osmanlı hanımları arasındaki ilişkileri hakkında söyledikleri önemlidir: "İslam terzilerinin ecnebi terzilerden daha ehven (uygun) fiyatta elbise dikmeleri ecnebi terzilerindeki çenebazlık, şarlatanlık, müşterilere gösterdikleri hürmet, tekrimat-ı cariye (yapmacık saygı) veresiye dikmeleri, hatta bazılarının kumaşı bile kendileri alıp, biçilmiş dikilmiş elbiseyi bohçalar içinde ayaklarına kadar götürerek hiç para lakırdısı etmeksizin hanımefendilere takdim etmeleri fakat sonra da 100 kuruş yerine 500, 1000 kuruş yerine de 5000 kuruş talep etmeleri gibi ahval durumlar..."

Frenk terzilere verilen siparişlerden anlaşıldığı üzere saray kadınları da modaya uymak için bu terzilere başvurmaktaydı. Sultanlar kalfaları aracılığı ile saray dışındaki terzilere sipariş vermişlerdi. Terzi defterlerine verilen siparişlere bakıldığında saray kadınlarının giyim zevklerinin yanı sıra fermanlar ile koyulan yasaklara onların dahi uymadığı anlaşılmaktaydı. Döneme şahitlik etmiş olan Leyla Açba dönemin ünlü terzileri arasında Madame Fegara, Madame Kalivrusi, Madame Calibe gibi isimleri saymış, bunun yanı sıra saray kıyafetleri hakkında da bilgi vermişti. Sadece yaşlı kalfaların geleneksel kıyafetler giydiğini, onun dışında sarayda Fransız modasının takip edildiğini ve Avrupa da giyilen kıyafetlerin zaman zaman Osmanlı kadınlarının giyimleri yanında sönük kaldığını belirtmişti. Terziye diktirerek elbise giyebilecek varlıkta kişiler, Osmanlı nüfusunun çok ufak bir azınlığıydı. Bu kişiler için, giydikleri elbisenin hangi kumaştan yapıldığı kadar, hangi terzinin elinden çıkmış olduğu da çok önemliydi. Aslına bakılırsa günümüzde bazı kesimlerce yaşanan ve gözetilen marka takıntısına benzer bir durum, görüldüğü üzere 19. yüzyıl Osmanlı'sında da mevcuttu. Hanımefendi ve beyefendilerin giydiği kıyafetlerin astarlarında, tıpkı günümüzdeki tekstil firmalarının olduğu gibi terzihanelerin etiketleri yer almaktaydı. Etiketlerin üzerinde dikildiği terzihanenin adı, adresi ve logosu yazılıydı.

Osmanlı İmparatorluğu kendi geleneklerinin bir kısmını terk ederek hızla Batı'ya yönelmiş ve toplum da bu süreçte kaçınılmaz olarak Batılılaşmıştı. Bu dönemde görülen en belirgin özellik, Osmanlı insanın kafa yapısının Doğulu olarak kalırken, şeklen Batılılaşmasıdır. Süreçten giyim kuşam da büyük ölçüde etkilenmiştir. Moda, belirli zaman zarfı içerisinde etkin olan toplumsal beğeni ve bir şeye karşı gösterilen yoğun düşkünlük olarak tanımlanmaktadır. Modernleşme sürecinde de geleneksel giysiler demode, Batılı giysiler de moda olmuş, bu modayı takip edenler çağdaş, takip etmeyenler de mürteci olarak kabul edilmişlerdir. Modanın en belirgin özelliği olan yukarıdan aşağı devam eden taklit özelliği, Osmanlı'da da kendini saraydan alt tabakaya doğru hareketle göstermiştir. Ve yine Modayı belirlemede de az önce bahsettiğimiz gibi Frenk terzilerinin rolü çok büyüktür.

Fakat bizi asıl ilgilendiren modanın sınıfsal boyutudur. Toplum içerisinde statü belirlemede, prestij elde etmede moda başat bir rol oynamıştır. Toplumun varlıklı kesimleri arasında, kendi diktiği ya da karısına diktirdiği kıyafeti giymek bir düşüş anlamına gelirken, Frenk terzilerine diktirilmiş son moda kıyafetlerle dolaşmak rağbet görür olmuştur. Günümüz moda terminolojisinde bu düşüş ve rağbetin karşılığı olan in ve out terimleriyle bu durumu daha anlaşılır hale getirebiliriz. Moda o zaman da günümüzdeki gibi çok hızlı değişen bir algıydı. O kadar gelip geçiciydi ki neredeyse her ay başka bir kumaş ya da model revaçta oluyordu. Onca masraf ederek Frenk terzilerine yaptırılmış olan elbiseler, eskiyemeden hızla demode oluyordu. Bu tüketim çılgınlığı, hanımefendi ve beyefendilerin bu kıyafetlerin yerine derhal yenisini yaptırmasıyla bir döngü halinde devam ediyordu. Demode elbise de son moda elbise de ait olduğu kişinin sınıfsal konumunun toplumun aşağı ya da yukarı kesimlerinden olduğunun simgesiydi ve bu nedenle de demode elbiselerle dolaşmak varlıklı kesimin kabusuydu.

Devletin ve toplumun birçok kurum, oluşum ve adetlerinde Batılılaşma ve muhafazakarlık çatışması nedeniyle ikilikler meydana gelmişti. Giyim kuşam da bu dikotominin yaşandığı en belirgin alanlardan biriydi. Alaturka olarak tabir edilen eski giyim tarzı ile alafranga olarak isimlendirilen Avrupai giyim şeklinin birbirine karıştığı ve modada tartışmalara sebebiyet verdiği bir dönem söz konusuydu. Kimileri alaturka giyimin rahatlığını, uygunluğunu savunurken, kimileri de alafranga giyimin şıklığından, çağdaşlığından, zarafetinden bahsetmekteydi. Alaturka-alafranga tartışmalarını dönemin kadın modasına dair Fatma Aliye'nin hanım ve madam dostlarıyla yaptığı sohbetlerden anekdotlarla açıklamaya çalışacağım. Alaturka Belediyesi ve alafranga giyimi savunan dostlarına hitaben: "Biriniz alafranga giyinmekten diğeriniz alaturkadan hoşlanıyorsunuz. Her ikiniz de istediğinizi yapmakta serbestsiniz. Çünkü bizim Paris madamları gibi modada zorunluluklarınız yok. Alaturka ve alafranga giyinme adetinin ikisi de bizde geçerli" diyerek giyim kuşamdaki bu ikiliğin olumlu yönlerine dikkat çekmeye çalışmıştır. Gerçekten de Fatma Aliye tüm eserlerinde iki giyim tarzının da tercih edilebilir tarafları olduğunu vurgulamıştır. Hatta bu durumun bir lütuf olduğunu dile getirmiştir: "Bizim giyim hususundaki bu derece özgürlüğümüz adeta bir nimettir. Güçlendiremezsiniziz hemşirelerim. Ne senin kadar alafrangaya bağlanıp bu moda illetiyle mustarip olurum ne de bu hanım kadar taassup edip alafrangalığın bazı yararlı yönlerini reddederim."

Alafranga giyimin o dönemde çağın ve modernleşmenin gereği olarak son derece önemsendiğini bir örnek daha vererek daha anlaşılır kılmaya çalışacağım. İstanbul haremlerinde pek çok resim yapmış olan Marie Adelaide Walker, İstanbul'a 1855 civarında gelmiş, başta Fatma Sultan olmak üzere pek çok önemli şahsın resimlerini çizmiştir. Fatma Sultanın resmini erken yaşadıklarını aktarmıştır. Sultanın bu sırada giymek üzere seçtiği giyside Doğu zarafetinden, ihtişamından en ufak bir iz olmadığını belirtmiş, çok güzel giysilerinin olmasına rağmen sırf alafranga moda diye kötü Fransız ipeklisinden bir elbise giyerek poz verdiğini söylemiştir. Bu olaydan birkaç sene geçtikten sonra Bayan Walker, sultanın kışlık sarayına çağrılır, çünkü sultan sözü geçen yıllar önceki tablosundaki elbisesinin Paris'ten yeni gelen bir moda dergisinde yer alan elbiseyle değiştirilmesini istemektedir. Sarayda kaldığı süre içinde bu Avrupai tarz giysileri çok çirkin bulan Mrs. Walker, küçük bir deftere saray kadınlarının klasik Osmanlı giysilerini çizer. Bu durum sultana ihbar edildiğinde, sultan defterin kendisine getirilmesini emredip, çizimlerin üstlerini karalayarak, adeta yırtar ve "Kadınlarımızı bir daha bu giysiler içinde resmetmeyin, yoksa Frenkler, haremimizin çok kötü giyindiğini düşüneceklerdir" şeklinde de ikaz eder.

Osmanlı erkek giyiminde moda faktöründe yaş unsuru ve işlevsellik önem taşımaktaydı. Bu sebeple alafranga giyimin yayılması ve kabul görmesi kadınlardaki kadar kolay olmamıştı. Gençler setire pantolon, redingot gibi giysilerin giyilmesindeki gerekleri kolayca anlamışlardı ama yaşlılar için kolalı gömlek giyip, boğazına kaskatı kolalı yakayı takmak, onun üstüne boyun bağını bağlamak kolay alışılır bir şey değildi. Sarayda resmi kabullerde ve toplantılarda, çoğu yaşlı olan devlet erkanı ile yüksek memurlar redingot içinde azap çekeceklerinden, sivil memurlara resmi giysi olarak, gömlek ve kravatın olmadığı, önü tamamen kapalı İstanbulin giydirilmişti. Devetüyü ve siyah çuhadan yapılmış kukuletalı yağmurluk olan avniye de üstlük giysisi olarak Sultan Abdülaziz (1861-1876) zamanında alafrangalığa düşkün olmayan erkekler tarafından yaygın şekilde elli yıl boyunca kullanılmıştı. Yine belirtmek gerekir ki moda hususunda 1873'te Osman Hamdi Bey ve Marie de Launey tarafından hazırlanan ve Viyana'da sunulan "Elbise-i Osmaniye" isimli fotoğraf sergisi geleneksel kıyafetten Avrupa modasına geçişe ışık tutmaktadır

Bu yazıda kumaş maliyetinden, kalitesinden, kıyafet çeşitliliğinden, renklerden, giysilerin formundan, şeklinden yola çıkarak bir kişinin ait olduğu siyasi, sosyal, kültürel, dini ve ekonomik grup ve sınıfları çözümleyebileceğimizi gördük. Modernleşmeyle birlikte, dönemin moda algısının ve uygulanışının da kamusal alanda toplum nezdinde bir statü göstergesi olduğu, hatta gidilen terzilerin marka değeri taşıyıp yine toplumsal konumu etkilediği sonucuna vardık. Diplomatik, siyasi ve ticari gibi alanlarda uluslararası düzeyde yaşanan ufak gelişmelerin bile Osmanlı kültürüne ve dolayısıyla toplum yapısına ne denli etki ettiğini giyim örneği üzerinden açık bir şekilde gördük.

KAYNAKÇA: Abdülaziz Bey, Osmanlı Adet, Merasim ve Tabirleri, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1995. AÇBA-ANÇABADZE, Leyla, Harem Hatıraları, İstanbul 2004. APAK, Melek Sevüktekin, Osmanlı Dönemi Kadın Giyimleri, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1997. ARGIT, Betül İpşirli, "Osmanlı İstanbul'unda Giyim Kuşam", Antik Çağdan XXI. Yüzyıla Büyük İstanbul Tarihi, Cilt IV, 2015. ATASOY, Nurhan, Denny, W. B., Mackie, L. W. ve Tezcan, H., İpek, İstanbul: Türk Ekonomi Bankası Yayını, 2001. ÇOBANLI, Zehra, Ece Kanışkan, "Osmanlı Çini ve Seramiklerinde Giyim Kuşam Kültürü ve Özellikleri", Sanat ve Tasarım Dergisi, 4, 2013. DAVİS, Fanny, Osmanlı Hanımı 1718'den 1918'e Bir Toplumsal Tarih, (çev. Bahar Tırnakçı), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2006. DOĞRAMACI Emel, Türkiye'de Kadının Dünü ve Bugünü, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1989. FAROQHI, Suraiya, Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005. FAROQHI, Suraiya, Osmanlılar: Kültürel Tarih, Ankara: Akılçelen Yayınları, 2018. Fatma Aliye, Osmanlı'da Kadın, Cariyelik, Çokeşlilik, Moda, İstanbul: Ekim Yayınları, 2012. GERMANER, Semra, Zeynep İnankur, Oryantalizm ve Türkiye, İstanbul: Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Yayınları, 1989. GÖRÜNÜR, Lale, Semra Ögel, "Osmanlı Kaftanları ile Entarilerinin Farkları ve Kullanılışları", İTÜ Dergisi/b, Cilt 3, Sayı 1, 2006. GÜRTUNA, Sevgi, "Osmanlı Kadınının Giyim Kuşamı", Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, Osmanlı Ansiklopedisi, C9, 1999, s.190-203. GÜRTUNA, Sevgi, Klasik Dönemde Osmanlı Kadınının Giyim Tarzı, Ankara: Yeni Türkiye Yayınları, 2002. GÜRTUNA, Sevgi, Osmanlı Kadın Giysisi, Doktora Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1997. HİMAM, Dilek, Elif Tekcan, "Erken Cumhuriyet Dönemi Terzilik Kültürü ve Ulusal Maddi Kültürün İnşası", Cumhuriyet Tarihi Araştırmaları Dergisi, S.20, Ankara, 2014. KAFADAR, Cemal, "Tanzimat'tan önce Selçuk ve Osmanlı Toplumunda Kadınlar[1]Giyim Kuşam", Çağlar Boyu Anadolu'da Kadın, İstanbul: Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü, 1993, s 256-258 KARAL, Enver Ziya, Osmanlı Tarihi, Cilt VI, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2007. KIŞLALI, Yavuz Selim, Osmanlı Hanımları ve Hizmetçi Kadınlar (1869-1927), İstanbul: Akıl Fikir Yayınları, 2015. KIŞLALI, Yavuz Selim, Osmanlı Hanımları ve Kadın Terzileri (1869-1923), İstanbul: Akıl Fikir Yayınları, 2015. KOÇU, Reşat Ekrem, Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü, İstanbul: Sümerbank Yayınları, 1969. LEVI, Tilda Levi, Osmanlı'da Yahudi Kıyafetleri, İstanbul: Gözlem Gazetecilik Basın ve Yayın, 2000, s. 2-3. MANTRAN, Robert, XVI.-XVII. Yüzyılda İstanbul'da Gündelik Hayat, İstanbul: Eren Yayınevi, 1991. MORALI, Seniha, "Çarşaf Modası Bize Suriye'den Geldi", Hayat, Eylül 1960, s. 4-5 ORÇAN, Mustafa, Osmanlı'dan Günümüze Modern Türk Tüketim Kültürü, Ankara: Kadim Yayınları, 2004. ORMANLAR, Çağla, Giyim Kuşam Modaları, Cumhuriyet Modaları, İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 1999. ÖĞÜLMÜŞ, Sena, 18-19. Yüzyılda Osmanlı'da Terzilik, Yüksek Lisans Tezi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2018. ÖZDEMİR, Nebi, "Osmanlı Tüketim Kültürü, Eğlence ve Yazılı Medya İlişkisi", Millî Folklor, 19 / 73, 2007, s: 12-23 ÖZER, İlbeyi, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e Yaşam ve Moda, İstanbul: Truva Yayınları, 2006. SAZ, Leyla, Harem'in İçyüzü, haz. Sadi Borak, İstanbul: Milliyet Yayınları, 1974. ŞENİ, Nora, "19. Yüzyıl Sonunda İstanbul Mizah Basınında Moda ve Kadın Kıyafetleri", der. Şirin Tekeli, Kadın Bakış Açısından Kadınlar İçinde, İstanbul: İletişim Yayınları, 1990. TEZCAN, Hülya, "16. –17. Yüzyıllarda Osmanlı Sarayında Kadın Modası", P Dünya Sanatı Dergisi, Sayı 12, 1999, s.54-69. TUĞLACI, Pars, Osmanlı Döneminde İstanbul Kadınları, İstanbul: Cem Yayınevi, 1984. ULUÇAY, Çağatay, Harem, İstanbul: Ötüken Neşriyat, 2017. YAMAN, Bahattin, Sarayın Terzileri, İstanbul: Kitap Yayınevi, 2018. YILMAZ, Dilek, Osmanlı Dönemi 19. Yüzyıl Modası ve Değişimi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Haliç Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2011. ZILFI, Madeline C., Osmanlı İmparatorluğu'nda ve Kölelik Kadınlar, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2018.


Yorumlar